İslami Hareketin çocukluğundan STK çocukluğuna..

Müslümanlar yıllardır bilgi, inanç ve eylem dengesini kurmak için çabalıyor. Anladığım kadarıyla çoğu dönem, belki de hiçbir dönem, bu dengeyi kitlesel olarak kuramamışız. Bu dengeyi kurmada en etkin rol oynayan kurumlar dernekler ve vakıflar oluyor fakat biz bu kurumları da kaybediyoruz gibi geliyor bana. Sarsıcı ve kritik bir döneme daha şahitlik ediyoruz. FETÖ’nün cemaat algımızı zamanla yanlış yöne kaydırması ve bu algıdan doğan yıkımların enkazı altında debeleniyoruz. Ben vakıflarda, derneklerde büyümüş bir genç olarak bu enkazın altında sancı çekenlerden biriyim.

Çocukların hareketi nasıldır? Onların evlerinde kek pişerken iki tane pişer. Birisi kermese/ dernekteki derse/üniversite öğrencilerine, öbürü eve. Bunu bilerek büyürler. Bu çocuklar hafta sonu planlarını yaparken genellikle dernek/vakıf öncesi ve sonrası diye plan yaparak büyürler. Sonra piknikler, istişare kampları… Diğer şehirlerdeki çocuklarla da oyun kardeşliği başlar bu şekilde. Güzel arkadaşlıklar doğar o etkinliklerden. Birlikte büyürsün o çocuklarla, gün gelip üniversite sıralarında birlikte projeler üreteceğinizi o an çok da idrak etmeden. Anne babalar sohbet yaparken arkada koca bir şamata döner. Oyunlar, pastalar, şakalar… Bir konferans tertip ediliyordur. Çocuklar için ilk beş dakika dışında geride kalan vakit yine oyuna döner. Çocukluktan gençliğe evrilen 13-14 yaş üstü grup ise salonda gerekli olan işlere koşturma ve bunu bir aidiyet olarak algılama, ardından konferansta büyükleri ile usulca oturmaya başlama evresindedir. Bir eylem vardır, çocuk da bayrağını, dövizini kapar büyükleriyle meydanlarda şahitliğini sunar. Kitaplar okunur, dersler yapılır ve yaş büyüdükçe insan derneğindeki/vakfındaki insanları, ailesi bildiği bu insanları daha iyi anlar. Orada o vakfın neden olduğunu, bu anne babaların kaygısının ne olduğunu, o kitaplarda neler yazdığını…  Zaten bu bir süreçtir. Süreç sonunda bilinçli, kaygılı, kederli ve çalışan gençler çıkar ortaya.

İçinde bulunduğumuz dönemde ise bu süreçlerin yaşandığı derneklerden ve vakıflardan o ruh çekiliyor gibi. Enkazın altında kocaman bir algı var. Bu her ne kadar edebiyat gibi gelse de kulağa, acı bir realitedir, bence ciddi bir problemdir. Yukarıda bana göre hareketin çocuğu ne yaşar, bundan bahsetmeye çalıştım. En azından benim için böyleydi. Şimdi ise çoğu vakıf ve dernek bunu koruyamadığı, yittiği için yeni neslin aidiyet duyabileceği, çayını içmeye gidebileceği, kermeslerinde koşturacağı, ilim üretebileceği, ezgilerini söyleyebileceği, büyüklerine danışıp güzel işlerini ortaya koyabileceği yerler yok. Bu yerler olmadığında veya ruhlarını kaybetmiş yerler olarak var olduklarında da ilim üretilemez mi, ezgiler ve marşlar söylenemez, yardım projeleri yürütülemez mi? Elbette hepsi yapılabilir yine fakat bir nesil yetiştirerek değil.

Cemaatçi olmak ile cemaat olmak arasındaki o büyük farka dikkat çekmemiz gerekiyor. STK’lara birçok maddi imkânın verildiği bu dönemde manevi yoksunluklar sebebiyle bir nesli ‘‘cem olma’’ duygusundan mahrum etmek herkesin üstüne bir vebaldir. Bu yazıyı ailesi bildiği insanları kaybetmiş biri olarak yazıyorum. Yani bu acıyı çeken biri olarak, yokluğu iliklerinde hisseden biri olarak… Eğer biz kardeşlik kurumunu kaybedersek geriye ne kalır? Şahsen bana, hafta sonları çocukların gelmediği, insanların sadece haftada iki saatlik sohbetlerde birbirini görüp birbirine zor tahammül ettiği, sessiz ve soğuk bir dernek kaldı. Acılara yalnız göğüs germek, çayını içeceği tek yerlerin kafeler oluşu kaldı. Böyle olmasın, üzerimizdeki nimeti hatırlayalım:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lütfu sayesinde kardeş oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.’’ Kur’an-ı Kerim, 3: 103

Zehra Nur Kara – Sakarya Kampüs Kur’an Halkası